Ümit Yaşar Oğuzcan’ın “Galata Kulesi” Şiirine Psikolojik Bir Bakış

İçerik notu: Bu yazı intihar ve yas temalarını içermektedir.
Bazı günler yaşanır ve geçer.
Bazı günler ise takvimde geçse bile insanın içinde kalır.
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın Galata Kulesi şiiri, 6 Haziran 1973 tarihiyle başlıyor. Önce aydınlık bir yaz günüyle karşılaşıyoruz. Ardından bu görüntünün içine şairin oğlu Vedat’ın ölümü giriyor. Henüz 17 yaşındaki bir gencin kaybıyla, başlangıçta güzel görünen dünya başka bir anlam kazanıyor.
Şiiri okurken beni en çok düşündüren, dışarıdaki hayatla kaybı yaşayan insanın iç dünyası arasındaki mesafe oldu. Aynı gün bir başkası için sıradan biçimde geçerken bir baba için hayatın bütün anlamı değişebiliyor.
Ve sonra iki kelime geliyor:
“Zaman durdu.”
Zamanın durması ne anlatıyor?
Bu ifadenin gücü, kısalığında ve yalınlığında. Şair acısını uzun uzun açıklamıyor; iki kelimeyle hayatın akışında yaşanan büyük bir kopuşu hissettiriyor.
Burada duran yalnızca bir zaman değil. Geleceğe ilişkin beklentiler, günlük hayatın alışıldık düzeni, biraz sonra ne olacağına dair bildiklerimiz de bu duruşun içine giriyor. Ben bu ifadeyi, oğlunun hayatta olduğu dünyanın bir anda sona ermesi üzerinden okuyorum.
Şiirdeki güneşin sönmesi ve yeryüzünün kararması imgeleri de bu kırılmayı görünür kılıyor. Başlangıçtaki aydınlıkla sonradan gelen karanlık arasındaki karşıtlık, bir hava değişimini değil, dünyanın baba için değişen anlamını düşündürüyor. Dışarıda aynı gün sürerken içeride artık aynı hayat yaşanmıyor.
Büyük bir kaybın ardından kişi de zamanın akışını farklı hissedebilir. Günler birbirine benzeyebilir; yakın zamanda yaşanan bir şey çok uzakta, yıllar önceki bir anı ise hemen yanı başında gibi gelebilir. Burada herkes için geçerli tek bir deneyimden değil, kaybın zamanla kurduğumuz ilişkiyi sarsabilmesinden söz ediyoruz.
Bir tarih neden tekrar eder?
Hayatımızdaki birçok olayı yaklaşık zamanlarla hatırlarız. Bazılarını ise doğrudan bir günle, bir haberle veya bir konuşmayla ilişkilendiririz:
“O telefonun geldiği gün.”
“Onu son gördüğüm akşam.”
“Her şeyi öğrendiğim sabah.”
Böyle bir tarih, zaman içindeki yerimizi tarif etmenin ötesinde, hayatımızı öncesi ve sonrası olarak ayıran bir işarete dönüşebilir.Şiirde başlangıçta verilen tarihin son bölümde yeniden karşımıza çıkması bu nedenle önemli. Anlatı ilerliyor, çocukluk anıları açılıyor, farklı zamanlara gidiyoruz. Fakat sonunda yine aynı güne dönüyoruz.
Bu tekrar bana, takvim ilerlese de insanın zihninin kayıp anının takvimden bağımsız olarak kalmasını düşündürüyor. Şiir bizi yalnızca bir olay hakkında bilgilendirmiyor; o tarihten uzaklaşmanın güçlüğünü de hissettiriyor.
Ancak buradan şairin yasının nasıl ilerlediğine ilişkin kesin bir sonuç çıkaramayız. Tarihin tekrarı, önce metnin bir anlatım tercihi; onun psikolojik çağrışımları ise bizim okuma alanımız.
Bir yabancıdan bir babanın oğluna
“Bir adam düştü o gün Galata Kulesi'nden
Kendini bir anda bıraktı boşluğa
Ömrünün baharında
Bütün umutlarıyla birlikte
Paramparça oldu”
Bu dizelerde şair, başlangıçta sanki başkasının başına gelen bir olayı anlatıyormuş gibi mesafeli, neredeyse soğukkanlı bir dil kullanıyor. Henüz adını ve aralarındaki bağı söylemeden “bir adam”dan söz ediyor.
Ardından kıtanın sonundaki ifade, bu mesafeyi bir anda kırıyor:
“Bu adam benim oğlumdu.”
Başlangıçta dışarıdan izliyormuş gibi anlatılan olayın, bir babanın kendi kaybı olduğunu anlıyoruz. Bu geçiş bana, beklenmedik bir kaybın ardından yaşanabilen şoku düşündürüyor. İnsan bazen olanları anlatabilir, ne yaşandığını bilir; fakat bunun kendi hayatına ait olduğunu duygusal olarak kavramakta zorlanabilir.
Sözcüklerle ifade edebildiği gerçek, henüz bütün ağırlığıyla hissedilemiyor olabilir.
Böyle anlarda dışarıdan sakin görünmek, acının az olduğu anlamına gelmez. Yoğun bir kaybın ardından şaşkınlık, uyuşmuşluk veya yaşananların gerçek dışı gelmesi gibi deneyimler ortaya çıkabilir. Kişinin anlatımındaki mesafe, hissettiklerinin yoğunluğuyla yan yana bulunabilir.
Şiirdeki “bir adam”dan 17 yaşında intihar eden “oğlum”a geçişi de bu açıdan okuyabiliriz: Önce uzaktan anlatılabilen bir olay, ardından insanın en yakın bağına dokunan bir gerçek… “Oğlum” sözcüğüyle birlikte, anlatının içine ortak bir geçmiş, sevgi ve kaybedilen gelecek de giriyor.
Elbette bu anlatım tercihinden şairin kesin olarak şok yaşadığı ya da belirli bir yas aşamasından geçtiği sonucunu çıkaramayız. Ancak dizeler, bir kaybı bilmekle onun gerçekliğini içinde hissetmek arasındaki mesafeyi düşünmemize alan açıyor.
Aynı yer nasıl başka bir anlam kazanır?
Galata Kulesi, şiirde yalnızca olayın geçtiği yer olarak kalmıyor. Bir şehrin tanıdık simgesi, babanın anlatısında kayıp ve ayrılıkla ilişkilenen bir mekâna dönüşüyor.
Bir başkası için manzara, gezi veya güzel bir hatıra çağrıştırabilecek bir yer, başka biri için acı bir tarihin karşılığı olabilir. Mekân aynı kalırken onunla kurulan ilişki değişir.
Gündelik hayatta da bunun daha sessiz örnekleri vardır. Birlikte gidilen bir sokak, karşılıklı oturulan bir masa, hastaneye uzanan bir yol… Başkaları için sıradan olan bu yerler, bizim için bir ilişkinin veya bir vedanın izini taşıyabilir.
Bu açıdan şiirin başlığı da anlam kazanıyor. Galata Kulesi artık yalnızca İstanbul’a ait görkemli bir yapı değil; bir babanın kaybının şahidi olan bir yere dönüşüyor.
Neden kaybettiğimiz kişiyi farklı yaşlarıyla hatırlarız?
Bir insanla kurduğumuz ilişki, onun son görüntüsünden ibaret değildir. Birlikte geçirdiğimiz zaman içinde birçok hâlini tanırız. Çocukluğunu, gülüşünü, kızgınlığını, bizden yardım istediği bir günü, sıradan bir akşamını hatırlarız.
Şiirde Vedat’ın küçük olduğu günlere dönülmesi de kaybın içine bu geçmişi getiriyor. Baba yalnızca o gün hayatını kaybeden oğlunu değil, bir zamanlar kucağına aldığı o küçük çocuğu da anıyor.
Bir ebeveyn için kayıp, yaşanmış anıların yanında birlikte yaşanacağı düşünülen geleceği de kapsayabilir. Henüz gerçekleşmemiş konuşmalar, görülmesi beklenen günler, kurulmuş hayaller… Bu nedenle yas yalnızca ölüm anıyla ilgili değildir. Bir ilişkinin bütününe ve o ilişkinin gelecekte nasıl süreceğine dair beklentilere de dokunur.
Anıların belirli bir sırayla gelmesi gerekmez. Yakın zamandaki bir konuşmanın ardından yıllar önceki küçük bir görüntü belirebilir. Bu geçişler, kaybettiğimiz insanın hayatımızda tek bir zamana ait olmadığını hatırlatır.
“Nasıl fark etmedik?” sorusu
Şiirde evden çıkışın gündelik görünümüyle içeride yaşandığı anlatılan acı yan yana geliyor. Dışarıdan görünenle içeride hissedilen arasındaki bu tezatlık, geride kalanların sorabileceği soruları düşündürüyor:
Bir işaret var mıydı? Başka bir şey yapabilir miydim? Son konuşmamız farklı olsaydı bir şey değişir miydi?
Burada dikkatli olmak gerekiyor. Şiirden hareketle Vedat’ın ruhsal durumunu teşhis edemeyiz; ölümünü tek bir duyguya, olaya veya nedene bağlayamayız. Şairin anlatımı da oğlunun iç dünyasına eksiksiz erişim sağlayan bir açıklama değildir.
Beklenmedik bir kaybın ardından geçmişe dönüp başka ihtimalleri düşünmek, olanları anlamlandırma çabasının bir parçası olabilir. Fakat bugün bildiğimiz sonuç, geçmişteki ayrıntıları yorumlama biçimimizi değiştirebilir. Sonradan önemli görünen bir davranış, yaşandığı anda aynı anlamı taşımamış olabilir. Bu yüzden “Keşke fark etseydim” düşüncesi, kişinin gerçekten bilebileceğini veya sonucu önleyebileceğini kanıtlamaz. Suçluluk hissetmek ile sorumlu olmak aynı şey değildir.
Yas neden yalnızca üzülmek değildir?
Yası çoğu zaman ağlamakla ilişkilendiriyoruz. Oysa özlem, öfke, şaşkınlık, suçluluk veya hissizlik de bu deneyimin içinde bulunabilir. Bazen günlük hayata katılmak, gülmek, bir süre başka şeylerle ilgilenmek de mümkündür.
Bunlar tek başına kişinin ne kadar sevdiğini göstermez. Birinin konuşmaya ihtiyacı olurken diğeri sessizlik isteyebilir. Fotoğraflar bazen yakınlık hissettirir, bazen bakması zor gelir.
Bu deneyimler sabit bir sırayla ilerlemek zorunda değildir. Bir gün daha sakin hissetmek, ertesi gün özlemin yoğunlaşmayacağı anlamına gelmez. Bu yüzden şiirdeki değişimleri de herkesin geçmesi gereken yas aşamalarının örnekleri olarak değerlendirmemek gerekir.
Ninninin değişen anlamı
Şiirin sonunda, geçmişte çocuğunu uyutmak için ninni söyleyen babayla karşılaşıyoruz. Ardından aynı ses, bu kez oğlunu uyandırma isteğini taşıyor.
Uyumakla uyanmak arasındaki karşıtlık, ninniyi tanıdık işlevinden uzaklaştırıyor. Bir zamanlar güven ve huzurla ilişkili olan sözler, şimdi geri dönüşün mümkün olmadığı bir kaybın karşısında söyleniyor.
Bu bölümde beni etkileyen, babanın hâlâ oğluna seslenmesi. Ebeveynlikte çocuğa ulaşmak, onu sakinleştirmek, bir ihtiyacına karşılık vermek için kullanılan ses sürüyor; fakat bu kez aynı karşılığı alamıyor.
Bu seslenişi, kaybedilen kişiyle iç dünyada devam eden ilişkinin edebî bir ifadesi olarak da okuyabiliriz.
Psikolojide “devam eden bağlar” yaklaşımı, ölümden sonra bağın mutlaka bütünüyle sona ermesi gerekmediğini ele alır. Hatırlamak, kişinin öğrettiklerini sürdürmek veya içinden ona seslenmek bu bağın farklı biçimlerinden olabilir.
Ancak şiirin sonunu bir iyileşme ya da kabullenme göstergesi olarak değerlendirmiyorum. Burada benim duyduğum, özlemin ve karşılık bulamayacak bir çağrının ağırlığı.
Şiirin Bende Bıraktığı
Galata Kulesi, bana kaybın yalnızca bir insanın yokluğu olmadığını düşündürüyor. Bir tarihin, bir mekânın, bir anının ve en tanıdık sözlerin bile beklenmedik bir anda anlamı değişebiliyor.
Şiirin başındaki aydınlıkla sonradan gelen karanlık, anlatımdaki mesafeyle babanın kişisel acısı, uyutan ninniyle uyandırma isteği birbirine karşı duruyor. Bu karşıtlıklar, kaybın yarattığı kırılmayı uzun açıklamalar olmadan hissettiriyor.
Bende en çok kalan ise başlangıçtaki tarihe yeniden dönülmesi. Hayat ilerliyor; ama bazı günler olduğu zamanda sabit kalıyor.
Belki bu şiiri okurken yapabileceğimiz şey, acıyı hemen bir kavrama veya bir aşamaya yerleştirmekten önce, bir babanın sesini duymaya çalışmak olabilir. Psikolojik bilgiler yaşananları düşünmemize yardımcı olabilir. Fakat bir insanın kaybını bütün ayrıntılarıyla açıklayabildiğimiz anlamına gelmez. Bazen anlamaya çalışmak, açıklayamadığımız yere de saygı gösterebilmektir.
Son olarak, yazıya ilişkin geri bildirimleri ve desteği için lise edebiyat öğretmenim Bilge Özcan’a teşekkür ederim.
Psikolog Merve Ceren Çırağ
Bu yazı yalnızca bilgilendirme ve farkındalık amacıyla hazırlanmıştır. Herhangi bir tanı, tedavi veya kişiye özel psikolojik öneri niteliği taşımaz ve profesyonel psikolojik desteğin yerine geçmez.
Bu yazı Merve Ceren Çırağ tarafından hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan kopyalanamaz veya başka mecralarda yayımlanamaz.
Yeni Yazılar E-postana Gelsin
Okuma Odası’na eklediğim yeni yazılardan ve psikolojiye dair paylaşımlarımdan haberdar olmak için e-posta listeme katıl.

