top of page
ChatGPT Image Sep 20, 2026 at 11_53_20 AM.png

Halil Yörükoğlu’nun “Kaçış Rampası” Kitabına Psikolojik Bir Bakış

Halil Yörükoğlu’nun Kaçış Rampası, gündelik hayatın içinden gelen karakterlerin kısa fakat yoğun hikâyelerini bir araya getiriyor. Kitaptaki kişiler çoğunlukla toplumun kolayca gözden kaçırdığı insanlardan oluşuyor. Karakterlerin dili, yaşadıkları çevre ve sorunları oldukça tanıdık. Bununla birlikte çoğu karamsar, tekrar eden düşünce ve davranışlara takılmış, hayatın belirli bir noktasında sıkışıp kalmış görünüyor. Geçmişte yaşanan bir olay, kaybedilen bir kişi, söylenemeyen bir söz ya da gerçekleştirilemeyen bir ihtimal, karakterlerin bütün yaşamını etkisi altına alabiliyor.

 

Bu takılı kalma hâlini doğrudan psikiyatrik belirtilerle açıklamak metnin sunduğu bilgiler açısından uygun olmaz. Öykülerdeki tekrarlar daha çok kişilerin belirsizlik, kayıp ve denetimsizlik karşısında başvurdukları başa çıkma biçimleri olarak okunabilir. Karakterler yaşamlarını kökten değiştiremediklerinde aynı güzergâhı izleyerek, aynı kişiyi bekleyerek, eski fotoğrafları biriktirerek veya geçmişteki bir ânı tekrar tekrar düşünerek geçici bir süreklilik duygusu yaratırlar. Kitabın adı da bu ortak deneyimi karşılar: Kaçış rampası vardır, fakat ona ulaşmak ya da ulaştığında gerçekten kaçabilmek her zaman mümkün değildir.

​

Değişmek İstemek ve Aynı Yerde Kalmak

​

Kitabın temel gerilimlerinden biri, değişme arzusu ile değişimi gerçekleştirememe arasındadır. 

 

Bir Sonraki Durak Maslak’ta anlatıcı başka bir yöne gitmeyi düşünse de işini, gelirini ve düzenini kaybetme ihtimali nedeniyle aynı güzergâhta ilerler. Buradaki sıkışmışlık yalnızca kişisel kararsızlıktan kaynaklanmaz; ekonomik yükümlülükler ve ilişkisel beklentiler de karakterin hareket alanını daraltır. Çocukluğunu hatırlatan çikolata kısa süreli bir rahatlama sağlar, fakat otobüs yine Maslak’a gider. Böylece küçük hazlar yaşamın ağırlığını bir süreliğine azaltırken kişinin yönünü değiştirmeye yetmez.

​

Benzer bir değişme isteği Uyudum Uyandım, Değişmedi Dünya’da fiziksel görünüş üzerinden ortaya çıkar. Anlatıcı saçını değiştirerek başka biri olma ihtimalini dener çünkü bedensel değişim, kişinin üzerinde daha kolay denetim kurabildiği somut bir alandır. Ancak ev, sokak, ilişkiler ve gündelik düzen aynı kaldığında yenilik yalnızca görünüşle sınırlı kalır. “Bir yere gitmedim, buradayım” cümlesi, karakterin dışarıdan değişmesine rağmen psikolojik ve ilişkisel konumunu koruduğunu gösterir.

​

Sınır ise bu hareket edememe deneyimini mekân, beden ve dil üzerinden genişletir. Anlatıcının küçük odası, yaşlanan bedeni ve telefondaki karakter sınırı, hayatının farklı alanlarında belirli ölçülere sığmak zorunda kaldığını hissettirir. Parmağıyla küreyi döndürüp istediği yerde durdurması, gerçek yaşamında kuramadığı denetimin küçük bir taklididir. Babasının sınırları genişletmeye çalışması da anlatıcıya ait olabileceği bir alan sağlayamamıştır. Baba için sınır güç ve sahiplikle ilişkiliyken anlatıcı için kendisine yer bulabilme ihtiyacını temsil eder.

 

Bu öykülerde kaçma isteği edilgenlik veya iradesizlik olarak sunulmaz. Karakterlerin seçenekleri psikolojik ihtiyaçları kadar ekonomik, ailesel ve toplumsal koşullar tarafından da belirlenir. Kitap bu yönüyle insan davranışını yalnızca bireysel tercihler üzerinden açıklamaktan kaçınır.

​

Geçmişi Tamamlama ve Tekrara Tutunma

​

Bazı karakterler değişemeyen bugünden geçmişe yönelerek uzaklaşmaya çalışır. 

 

Hikâye Hikâye Üstüne’de eski fotoğraflar, kartpostallar ve adresler karakterin geçmişle bugün arasında süreklilik kurmasını sağlar. Bu arayış, kişinin yaşam deneyimlerini anlamlı ve bütünlüklü bir öykü içinde düzenlemesini ifade eden anlatısal kimlik kavramıyla ilişkilendirilebilir. Karakter, fotoğraflardaki eksik bilgileri tamamlayarak yalnızca başkalarının değil, kendi yaşamının da yarım kalan taraflarını anlamlandırmaya çalışır.

 

Ancak bu uğraş zamanla aile ilişkilerini ve gündelik işlevselliğini etkileyecek kadar yoğunlaşır. Olumsuz sonuçlara rağmen aynı davranışa dönmesi, geçmişi tamamlama isteğinin yaşam alanını daraltabildiğini gösterir. Yine de bu örüntüyü obsesif kompulsif bozukluk gibi bir tanıyla açıklamak için yeterli bilgi yoktur. Metinde görülen, belirsizliği azaltmaya ve kişisel sürekliliği korumaya çalışan fakat giderek sınırlandırılması güçleşen bir arayıştır.

​

Yâsin’de geçmişe dönüş, anlatıcının dedesinin ölümünden sonra eksik bıraktığını düşündüğü dini sorumluluklarla yüzleşmesi üzerinden ortaya çıkar. “Keşke kurstayken dinleseydim” demesi, geçmişte önemsemediği bilgilerin bir anda gerekli hâle gelmesinin yarattığı pişmanlığı gösterir. Anlatıcının erotik film izleyerek haz aldığı bir ortamdan çıkıp dedesi için Yâsin okumak zorunda kalması ise cinsellik ile dini sorumluluk arasında bir çatışma yaratır. Abdest gerekip gerekmediğini sorgulaması, kendisini bu göreve manevi açıdan uygun görüp görmediğine ilişkin kuşkusunu yansıtır. Zihninin erotik film, yaz kursu, dedesinin olası yargısı ve Yâsin okuma görevi arasında gidip gelmesi, kayıp karşısındaki suçluluk ve yetersizlik duygusunu artırır. Yâsin okumak geçmişte eksik bıraktığını düşündüğü bir görevi tamamlama girişimine dönüşse de anlatıcıya huzur vermek yerine kendisini ahlaki açıdan sorgulamasına neden olur.

​

Bağlanma, Kayıp ve Gerçekleşmeyen Gelecekler

​

Kitaptaki birçok karakterin sıkışmışlığı, bir ilişkinin bitişi veya sevilen kişinin kaybının ardından oluşur. 

 

Masa’da anlatıcı yalnızca birlikte olduğu kişiyi değil, onunla kurmayı tasarladığı geleceği de kaybeder. Üç ay boyunca gelmeyen ve anlatıcıda öfke yaratan yemek masasının tam da ayrılığın ardından getirilmesi, gerçekleşmesi beklenen ortak yaşam ile şimdiki yalnızlık arasındaki karşıtlığı belirginleştirir. Masa; birlikte yenilecek yemekleri, ağırlanacak misafirleri ve paylaşılacak bir ev hayatını temsil eder. Bu nedenle gecikme karşısında duyulan öfke yalnızca marangozun ihmaliyle ilgili değildir; masanın artık hizmet edemeyeceği bir geleceği hatırlatmasıyla daha ağır bir anlam kazanır.

​

Anlatıcı başlangıçta marangoza öfkeli olsa da kısa süre sonra onu yemeğe davet eder, içki içer ve yaşadıklarını anlatır. Partnerinin geri dönmesini beklerken kapıda bir yabancıyla karşılaşması, kaybettiği yakınlığın geçici olarak başka bir ilişkisel temasla doldurulmasına yol açar. Marangozun anlatıcıyı dinlemesi ve partnerine benzetilmesi, o gece onu yalnızca masayı getiren kişi olmaktan çıkararak ayrılık acısına tanıklık eden birine dönüştürür. Sabah anlatıcının masayı söküp parçalarını kapının önüne bırakması, masanın temsil ettiği ortak gelecekten kurtulma isteğinin dışavurumudur. Anahtarını almadan evden çıkması ise bu davranışın sakin bir kabullenişten çok yoğun acı, öfke ve hayal kırıklığıyla gerçekleşen ani bir kopuş olduğunu düşündürür.

​

Zamansız Bir İlan’da eşini kaybeden baba, gündelik yaşamla bağını giderek zayıflatır. Kendisini ölüm ilanında “Rahmetli Ayşe Kömürcü’nün eşi” olarak tanımlaması, eş ilişkisinin benlik algısındaki merkezi konumunu gösterir. Yas çalışmalarındaki sürdürülen bağlar kavramı, kaybedilen kişiyle kurulan ilişkinin tamamen sona ermek yerine anılar, davranışlar ve kimlik üzerinden farklı bir biçimde devam etmesini ifade eder. Babanın “Ben öleli çok oldu” demesi, doğrudan ölüm isteğinden çok eşinin ardından yaşadığı öznel canlılık kaybını anlatır. Hazırladığı ilan ise yaşarken görülme, öldüğünde hatırlanma ve acısının başkaları tarafından tanınması ihtiyacını taşır.

​

Bekliyorum’da kaybın kesinleşmemesi, karakteri umut ile vazgeçme arasında bırakır. Anlatıcı her silueti beklediği kişiye benzetir ve her seferinde yeniden hayal kırıklığı yaşar. “Her seferinde gelecek olan değil, bekleyen oluyorum” ifadesi, onun ilişkideki kalıcı konumunu gösterir. Kesin bir son bulunmadığı için umut bütünüyle ortadan kalkmaz; fakat bu umut anlatıcının hareket etmesini de engeller. Kumların betonlaşması ve dondurmanın erimesi, kişi aynı yerde kalırken zamanın ilerlemeye devam ettiğini gösterir.

 

Menekşe’nin Gözleri de kaybı insanla bir hayvan arasında kurulan bağ üzerinden ele alır. Menekşe anlatıcı için yalnızca yük taşıyan bir eşek değil, emeği ve yaşamı paylaştığı bir yol arkadaşıdır. Satılması bu nedenle ekonomik bir alışverişten çok zorunlu ayrılığa dönüşür. Menekşe’nin sonunun belirsiz bırakılması, anlatıcının kaybı tamamlamasını güçleştirir. Öykü, canlıları cinsiyetleri ve maddi değerleri üzerinden sınıflandıran bakışın karşısına duygusal bağı yerleştirir.

​

İlişkilerde Yakınlık, Özerklik ve Görülme İhtiyacı

​

Kitaptaki karakterler yalnızca kaybettikleri kişiler nedeniyle değil, devam eden ilişkilerin içinde de sıkışırlar. 

 

Ben Haluk’ta Haluk, annesi, nişanlısı ve kayınvalidesinin beklentileri arasında kendi adına konuşmakta zorlanır. Annesi ile nişanlısının Haluk’u hangisinin daha iyi tanıdığı üzerinden yürüttükleri konuşma, onun kendi tercihlerini açıklayan bir özne olmaktan çıkarak hakkında karar verilen birine dönüşmesine yol açar. Kayınvalidesinin de dâhil olduğu evlilik hazırlıkları, Haluk’un bireysel isteğinden çok ailelerin yönettiği bir sürece benzer. Düğüne kalan gün ve saatlerin sürekli tekrarlanması ise yaklaşan evliliği mutlu bir beklentiden çok, durdurulamayan bir geri sayım ve karar verme baskısı hâline getirir.

 

Annesinin kendi yalnızlığını Haluk’un varlığıyla gidermesi, oğluna kişisel ihtiyaçlarının ötesinde bir ilişkisel görev yükler. Haluk bir yandan nişanlısıyla yeni bir hayat kurmaya hazırlanırken diğer yandan annesini yalnız bırakmanın suçluluğunu taşır. Bu durum, kişinin yakın ilişkilerini sürdürürken kendi düşünce ve tercihlerini koruyabilmesini ifade eden benliğin farklılaşması kavramıyla değerlendirilebilir. Haluk’un annesi, nişanlısı ve kayınvalidesi konuşurken çoğunlukla sessiz kalması, kendisiyle ilgili kararların başkalarının cümleleri içinde kurulmasına izin verdiğini gösterir. Başlıktaki “Ben Haluk” ifadesi de kendi kimliğini ilanediyor gibi görünmesine rağmen yaşamının yönünü açıkça belirleyemeyen karakterin konumuyla ironik bir karşıtlık oluşturur.

​

Seni Seviyorum Suzan’da ise anlatıcı, Suzan’ın sessizliğini kendi beklentileriyle doldurur. Onun davranışlarından sevildiğine ilişkin sonuçlar çıkarır, özel alanına girer ve defterini gizlice okur. Yakınlık isteği giderek Suzan’ın özerkliğini gözetmeyen bir ilişki biçimine dönüşür. Anlatıcının “tutmak” ile “sevmek” arasındaki sınırı sorgulaması, bir ilişkiyi sürdürme arzusunun karşı tarafın seçim hakkını ne ölçüde tanıdığı sorusunu ortaya çıkarır. Öykü, sevginin yalnızca bağ kurmayı değil, diğer kişinin ayrılabilme hakkını kabul etmeyi de gerektirdiğini gösterir.

​

Kaç Hikâye Çıkar Bir Balık Karnından’da Ahmet’in avlanma tutkusu ve daha sonra gelişen korkuları anlatının merkezinde görünürken Zehra’nın yakınlık ihtiyacı uzun süre geri planda kalır. Ahmet’in korkuyla eşine dönmesi, Zehra’yı bir sığınak olarak gördüğünü düşündürür; ancak bu dönüş, Zehra’nın yıllarca karşılanmayan ihtiyaçlarını ortadan kaldırmaz. Metin böylece bir kişinin korkusu görünür hâle gelirken diğerinin yalnızlığının nasıl sessizce sürdüğünü gösterir.

​

Görülme ihtiyacı Kimse Sormadı’da daha doğrudan ele alınır. Anlatıcının geride kaldığına ilişkin bir hikâye kurması, ”Ortadan kaybolsaydım biri beni arar mıydı?” sorusunu sınayan dolaylı bir girişimdir. Algılanan önemsenme, kişinin başkaları tarafından fark edildiğini ve onların yaşamında bir karşılığı olduğunu hissetmesidir. Çevresindekiler olayın nasıl gerçekleştiğini sorar, fakat anlatıcının neden ortadan kaybolmak istediğini merak etmez. Böylece sosyal çevreye sahip olmak ile duygusal olarak görülmek arasındaki fark belirginleşir.

​

Toplumsal Baskı Karşısında Kimlik ve Ahlaki Tutarlılık

​

Kitaptaki psikolojik çatışmalar, bireyin iç dünyasının yanı sıra toplumsal damgalama, ekonomik eşitsizlik, cinsiyet normları ve politik baskı tarafından da biçimlendirilir.

​

İyi Biri’nde taksici Rıza kendisini yardımsever, güvenilir ve çalışkan biri olarak anlatır. Trans birey olduğu düşündürülen kadınla özel alanda yakınlık kurar ve onun desteğini kabul eder. Ancak kadının öldürülmesiyle bu ilişkinin kamuya yansıma ihtimali doğduğunda onu tanımadığını söyler, cinsiyet kimliğini aşağılar ve şiddetin sorumluluğunu mağdura yükler. Rıza’nın bu değişimi, damgalanan biriyle ilişkilendirilmenin kendi toplumsal konumuna zarar vereceğine ilişkin kaygısıyla açıklanabilir. Kadını değersizleştirerek hem onunla arasına mesafe koyar hem de kendisine ilişkin “iyi insan” anlatısını korumaya çalışır. İyilik, özel alandaki yakınlıktan çok toplumsal baskı ortaya çıktığında alınan tavırla sınanır.

​

Halime’de anlatıcı sevdiği kadına zihninde bir isim ve yaşam kurar; geceleri aynı mekâna giderek, şarkılarda onu arayarak bu bağı sürdürür. Ancak Halime’nin evlendiği kişinin “komünist” olarak damgalanması, anlatıcının sevgisi ile güvenlik ihtiyacını karşı karşıya getirir. Özel alanda Halime’ye bağlılığını korurken ailesinin yanında ve mahkemede onu tanımadığını söyler. Bu durum, aynı nesnenin hem istenen hem de tehdit edici sonuçlar taşımasıyla ortaya çıkan yaklaşma-kaçınma çatışmasıyla ilişkilendirilebilir. Anlatıcının inkârı sevgisinin sona erdiğini değil, toplumsal korkunun sevgiyi kamusal alanda söylenemez hâle getirdiğini gösterir.

 

Tanıklık, Sessizlik ve Görünmez Hayatlar

​

Kitabın ilk öyküsü olan Gözleri Fettan Güzel, şiddete tanıklık etmenin yarattığı rahatsızlık ile çevrenin olayı sıradanlaştırma biçimi arasındaki gerilimi gösterir. Silahı kullanan Salih, başlangıçta tek yönlü bir “suçlu” olarak değil; kendi hâlinde çalışan, iş bitince evine giden, annesinin sağlığı ve kardeşinin okuluyla ilgilenen, ruh hâli yaşadığı koşullara göre değişen biri olarak tanıtılır. Şiddet yaşandığında patronun müziğin sürmesini istemesi, olayın mekânın gündelik işleyişini bozmasına izin vermeme çabasıdır. Salih’in polis aracına sessizce binmesinin ardından anlatıcının lokantadan ayrılması ise aynı olayın herkes tarafından aynı şekilde geride bırakılamadığını gösterir.

​

Aylar sonra Salih olayı anlatırken vurulan kişiyi zengin, silahlı, çok bahşiş veren; yemeğe, paraya ve cinselliğe karşı “açgözlü” biri olarak betimler. Adamın müteahhit veya milletvekili olabileceğini düşünür; yanındaki genç kadını rahat bırakmadığını, bir an önce otele gitmek istediğini ve karısına başka bir yerde olduğunu söylediğini anlatır. Bu anlatım, vurulan kişiyi güçlü, ikiyüzlü ve genç kadını baskılayan biri olarak konumlandırırken şiddeti dolaylı biçimde gerekçelendirir. Diğer çalışanların Salih’in abartılı anlatımına gülmesi, olayın zamanla eğlenceli bir hikâyeye dönüştürülerek duygusal ağırlığından uzaklaştırıldığını düşündürür. Anlatıcı ise içinden “Sonrası hep aynı yerde bitiyor bu hikâyelerin” dese de sesini duyuramaz. Böylece öykü yalnızca şiddeti uygulayan ve şiddete uğrayan kişilere değil, olayı sürdürdükleri işin, kahkahanın ve hikâyeleştirmenin içine yerleştirerek normalleştiren tanıklara da odaklanır.

​

Bu sessizlik kitabın farklı öykülerinde başka biçimlerde tekrar eder. Haluk kendi hayatı hakkında konuşamaz; Suzan’ın sessizliği başkasının yorumlarıyla doldurulur; Zehra’nın yalnızlığı Ahmet’in hikâyesinin arkasında kalır; yas tutan baba oğluyla ortak bir dil kuramaz; Rıza öldürülen kadını tanıdığını inkâr eder; Halime’ye duyulan sevgi mahkemede söylenemez; otobüs işçilerinin ve yıkamacıların yaşamı yolcular tarafından fark edilmez. Karakterlerin çoğu insanlarla çevrili olsa da deneyimlerini paylaşabilecekleri güvenli bir ilişkiye sahip değildir.

​

Kitaptaki karamsarlık da büyük ölçüde buradan doğar. Karakterler yalnızca zor olaylar yaşamaz; yaşadıklarının başkaları tarafından anlaşılmayacağına da inanırlar. Bu nedenle bazıları susar, bazıları kendi içinde konuşur, bazıları geçmişe sığınır, bazıları ise varlığını gösterebilmek için dolaylı yollar kullanır. Takılı kaldıkları şey çoğu zaman tek bir kişi veya olay değil, ifade edilememiş ve karşılık bulmamış bir ihtiyaçtır.

​

Kaçış Rampası, karakterlerini çözülmesi gereken psikolojik sorunlara indirgemez. Onları ekonomik koşulları, aile ilişkileri, toplumsal korkuları ve geçmişleri içinde gösterir. Kaçma, bekleme, susma, biriktirme ve tekrar etme davranışları bu nedenle anlamsız alışkanlıklar olmaktan çıkar; kişinin kayıp, belirsizlik ve denetimsizlik karşısında yaşamını sürdürebilmek için geliştirdiği yollar hâline gelir. Fakat bu yollar zamanla koruyucu işlevlerini kaybederek yeni bir sıkışmışlık da yaratabilir.

​

Kitabın başındaki ve sonundaki göz imgesi, bütün anlatıları birbirine bağlayan bir çağrı gibi okunabilir: Bakmak, görmekle aynı değildir. Yörükoğlu, okuru gündelik hayatın içinde kolayca yanından geçilen insanlara, hayvanlara ve sessiz acılara yeniden bakmaya yöneltir. Kitaptaki asıl kaçış rampası belki de karakterlerin hayatlarından çıkmalarını sağlayan bir yol değil; onların görünmeyen deneyimlerine açılan kısa bir geçittir.

​

Psikolog Merve Ceren Çırağ

​

Bu yazı yalnızca bilgilendirme ve farkındalık amacıyla hazırlanmıştır. Herhangi bir tanı, tedavi veya kişiye özel psikolojik öneri niteliği taşımaz ve profesyonel psikolojik desteğin yerine geçmez.

​

Bu yazı Merve Ceren Çırağ tarafından hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan kopyalanamaz veya başka mecralarda yayımlanamaz.

​

Yeni Yazılar E-postana Gelsin

Okuma Odası’na eklediğim yeni yazılardan ve psikolojiye dair paylaşımlarımdan haberdar olmak için e-posta listeme katıl.

bottom of page