Halil Cibran’ın “Ermişin Bahçesi” Kitabına Psikolojik Bir Bakış

Ermişin Bahçesi’ni bitirdiğimde aklımda belirgin bir olay örgüsünden çok bazı imgeler kaldı: deniz, sis, bahçe, kökler, mevsimler ve kadehler.
Cibran, insanı doğrudan anlatmak yerine çoğu zaman doğanın diliyle konuşuyor. Bu nedenle kitap ilk okumada oldukça felsefi, hatta yer yer anlaşılması güç gelebiliyor. Fakat metaforların ardına bakıldığında anlatının tekrar tekrar insanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkiye döndüğü görülüyor.
El Mustafa’nın yıllar sonra doğduğu adaya dönüşüyle başlayan anlatı; yalnızlık, aidiyet, değişim, yargılama, verme ve alma gibi oldukça insani meselelerin etrafında ilerliyor. Bunlar doğrudan psikoloji kavramlarıyla açıklanan düşünceler değil. Yine de Cibran’ın ele aldığı bazı deneyimler, günümüz psikolojisinin kavramlarıyla birlikte düşünüldüğünde farklı bir anlam kazanabiliyor.
Bahçeye Çekilmek: Yalnızlık mı, Kendine Dönüş mü?
El Mustafa adasına döndüğünde onu bekleyen insanlar vardır. Buna rağmen hemen onların arasına karışmaz; ailesinin bahçesine çekilir ve bir süre kapılarını dış dünyaya kapatır.
Buradaki yalnızlık yalnızca fiziksel bir uzaklaşma olarak okunmayabilir. Bahçe, psikolojik bir okumada kişinin dış dünyanın sesinden bir süre uzaklaşıp kendi iç dünyasına yöneldiği bir alanı çağrıştırır.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde yalnızlıktan yakınan müridine söyledikleri de bu düşünceyi sürdürür. Cibran, kederi ve sevinci birer kadeh gibi anlatır; insanlar yanımızda bulunabilse de bazı deneyimleri bizim yerimize yaşayamazlar.
Psikanalist D. W. Winnicott’un ortaya koyduğu “yalnız kalabilme kapasitesi” kavramı burada ilginç bir karşılık bulur. Winnicott’a göre yalnız kalabilmek, yalnız bırakılmakla aynı şey değildir. Bu kapasite, güvenilir ve destekleyici bir ötekinin varlığında edinilen erken ilişki deneyimleriyle gelişir. Zamanla kişi, fiziksel olarak tek başınayken de bu güven duygusunu sürdürebilir.
El Mustafa’nın bahçesi de bu açıdan düşünülebilir. Ancak Cibran’ın anlatısında insan bahçede sonsuza kadar kalmaz. Kapı yeniden açılır.
Ayrı Bireyler, Ortak Bir Hayat
Kitabın dikkat çekici gerilimlerinden biri tam da burada ortaya çıkar.
Cibran bir yandan insanın kendi yaşamını kendisinin deneyimlemek zorunda olduğunu vurgularken, diğer yandan hiçbir varlığın bütünüyle tek başına olmadığını söyler. İnsanlar, ağaçlar, toprak, güneş ve diğer canlılar birbirine bağlı bir bütünün parçaları olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle kitapta bireysellik ile bağlılık birbirini dışlayan iki durum değildir.
Modern psikolojide benzer bir yaklaşımı öz belirleme kuramında görmek mümkündür. Kurama göre özerklik, yeterlik ve ilişkilenme üç temel psikolojik ihtiyaçtır. Bu bağlamda özerklik, kişinin davranışlarını gönüllü ve kendisiyle uyumlu biçimde deneyimlemesini; ilişkilenme ise başkalarıyla yakınlık ve bağ kurabilmesini ifade eder. Dolayısıyla özerklik, diğer insanlardan kopmak ya da kimseye ihtiyaç duymamak anlamına gelmez.
Cibran’ın metnindeki insan da buna benzer bir gerilimin içinde yaşar: Kendi kadehinden içer ama sofrasında başkalarına da yer açar.
Zamanın Aldıkları ve Getirdikleri
Kitabın bir başka güçlü teması zamandır.
Bir müridi gençliğini kaybetmekten ve zamanın geçişinden yakınırken El Mustafa ona tohumu, ağacı ve mevsimleri hatırlatır. Tohumun büyüyebilmesi için zamana ihtiyacı vardır; ilkbaharın, yazın, sonbaharın ve kışın her biri başka bir oluş hâlidir.
Burada zaman yalnızca insanı yaşlandıran ya da bir şeyleri elinden alan bir güç değildir. Aynı zamanda dönüşümün koşulu olarak karşımıza çıkar.
Bu düşünce, psikolojideki psikolojik esneklik kavramıyla birlikte düşünülebilir. Psikolojik esneklik; kişinin değişen koşullara uyum sağlayabilmesi, gerektiğinde bakış açısını ya da davranış biçimini değiştirebilmesi ve farklı yaşam talepleri karşısında işlevsel biçimde hareket edebilmesiyle ilişkili bir kapasitedir.
Cibran’ın doğa metaforlarında da hiçbir şey tamamen sabit kalmaz. Kar erir, su yoluna devam eder, mevsimler değişir.
İnsanın değişmesi her zaman kendisinden uzaklaşması anlamına gelmez. Bazen değişim, kişinin başka bir biçimde kendisine yaklaşmasının yolu olabilir.
Gördüğümüz Şey mi, Ona Baktığımız Yer mi?
Şair Sarkis’in “Çirkinlik nedir?” sorusu kitabın dikkat çekici bölümlerinden biridir.
El Mustafa çirkinliği kesin bir tanımla açıklamaz. Bunun yerine insanın bir şeye nasıl baktığını sorgulatır.
Psikolojik açıdan bu bölüm, algı ile yorum arasındaki ilişkiyi düşündürür. Bilişsel değerlendirme yaklaşımlarına göre bir olay karşısında ortaya çıkan duygusal tepkiler yalnızca olayın özellikleriyle değil, kişinin o olaya yüklediği anlam ve yaptığı değerlendirmelerle de ilişkilidir.
Bu elbette “her şey yalnızca bakış açımızdan ibarettir” demek değildir. Ancak bir insanı ya da olayı değerlendirirken önceki deneyimlerimizin, beklentilerimizin ve içinde bulunduğumuz duygusal durumun da yorumumuza eşlik edebileceğini hatırlatır.
Kitabın ilerleyen bölümleri de insanı tek bir davranışına ya da sıfatına indirgemeyen bir okumaya alan açar. Güçlü ile güçsüz, erdemli ile hatalı olan keskin sınırlarla birbirinden ayrılmaz; insanın çelişkileri aynı bütün içinde ele alınır.
Bir insan yaptığı bir hatadan daha fazlasıdır; tıpkı tek bir başarısının da onun tamamını anlatamayacağı gibi.
Bahçeden Çıkarken
Kitabın sonunda El Mustafa yeniden yola çıkar.
Başlangıçta karşılaştığımız sis, deniz ve yolculuk imgeleri yeniden ortaya çıkar. Böylece kitap, bir yere “varmaktan” çok sürekli değişen bir varoluş fikriyle kapanır.
Ermişin Bahçesi bu yüzden okurun zihninde açık ve net cevaplardan çok sorular bırakıyor:
Yalnız kalmak ile yalnız hissetmek aynı şey midir?
Bir başkasına bağlanırken kendimiz olarak kalabilir miyiz?
Değişmek kendimizden uzaklaşmak mıdır, yoksa bazen büyümenin bir parçası mı?
Bir insanı gerçekten olduğu gibi mi görüyoruz, yoksa ona kendi geçmişimizin içinden mi bakıyoruz?
Cibran bu sorulara psikolojik kuramlar sunmuyor. Zaten kitabın gücü de belki burada.
Bahçenin kapısını açıyor; içeri girip ne göreceğimiz ise biraz da bize kalıyor.
Genel Değerlendirme
Ermişin Bahçesi benim için kolay anlaşılan bir kitap olmadı. Özellikle Cibran’ın düşüncelerini doğrudan söylemek yerine metaforlar ve doğa imgeleri üzerinden aktarması, bazı bölümlerde anlamı yakalamayı zorlaştırdı. Bu nedenle kitabın hızlıca okunup geçilecek bir metinden çok, zaman zaman durmayı ve okunanların üzerinde düşünmeyi gerektirdiğini düşünüyorum.
Yine de kitabı bitirdikten sonra, ilk anda birbirinden bağımsız görünen birçok imgenin ortak bazı insani meselelerin çevresinde birleştiğini fark ettim. Bu yüzden Ermişin Bahçesi, bana göre ilk okumada tamamen “anlaşılan” bir kitaptan çok, bazı cümleleri ve imgeleri sonradan yeniden düşündüren bir metin.
Psikolog Merve Ceren Çırağ
Bu yazı yalnızca bilgilendirme ve farkındalık amacıyla hazırlanmıştır. Herhangi bir tanı, tedavi veya kişiye özel psikolojik öneri niteliği taşımaz ve profesyonel psikolojik desteğin yerine geçmez.
Bu yazı Merve Ceren Çırağ tarafından hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan kopyalanamaz veya başka mecralarda yayımlanamaz.
Yeni Yazılar E-postana Gelsin
Okuma Odası’na eklediğim yeni yazılardan ve psikolojiye dair paylaşımlarımdan haberdar olmak için e-posta listeme katıl.

